YENI


SON DAKIKA HABERLERI


ANA SAYFA           GIZEMYA GAZETESI            EMLAK               ILETISIM
                               

                                

       

                                      

            Ülkeleri iktidarlar yönetir. İktidar iş yapar, zorunluluk olmadıkça konuşmaz; seçimlerde aldığı oyların çokluğunun kibri içerisinde kabadayılık gösterilerine kalkışmaz; mazeretler üretmek yerine güzel ve yararlı işler yaparak kendisine gösterilen güvenin tazelenmesini sağlar ve meşruiyetini devam ettirir.

            Meşruiyet, yönetimin ele aldığı günden yönetimden el çekileceği güne kadar devamı zorunlu hukuksal bir kavramdır. Nice iktidarlar işe meşru olarak başlamışlar; yıllarca devamedegelen bu meşruluk durumu, gün gelip bir anda yok olmuştur.

            Memleketini seven, aklı başında, iktidar yandaşı olmaktan uzak herkes, Türkiye’nin AKP iktidarınca iyi yönetilmediği inancındadır.

            Durum meydanda.

            Dış politika mı, nereye geldiğimiz ortada.

            Ekonomi mi, çok etkili bir kriz kapımızı çaldı bile.

            İç siyaset mi, neredeyse millet birkaç parçaya bölünmüş; birbirine kötü kötü bakmakta; karşısındakini hadi düşmanı demeyelim de hasmı gibi görmekte ve onu “öteki” olarak değerlendirmekte.

            İpi kopmuş tesbih tanelerine döndü, millet.

            Gün geçmiyor ki, nâhoş, hayırsız, uğursuz bir olayla karşılaşmayalım. Artık her sabah yüreğimizde çarpıntılar, aklımızda binbir endişelerle uyanıyor; acaba gece neler oldu sorular sarmalıyla güne başlıyoruz.

            Genel seçimlerde aldıkları oyların çokluğundan ötürü, kendilerini tüm ülke halkının temsilcisi ve ülkenin tek hâkimi gibi görenler, yanılgılar içerisindedir. TBMM’nde çoğunluğa sahip olmak, mutlak bir güç için yeterli değildir. TBMM’nde halkın ve yargının denetimi altında olduğunu bilmeli; egemenliğin gerçek sahibinin kendisine verdiği vekâlet ve temsil yetkisini meşruiyet içerisinde kullanmaya özen göstermelidir. Bu kurallara riayet edilmeksizin kanunlar kabul edilebilir amma, bunların hukuka uygunluğu tartışmalara yol açar. Bir kanun metninin, şekil kurallarına uygun surette yapılandırılmış ve yayımlanmış olması, içeriğinin hukuka uygun olmaması durumunda, geçerlik sorununu ortaya çıkarır.

            Meclisteki çoğunluk, demokrasi demek değildir. Bu yönetim sisteminin varlığını kabullenmek için daha birçok unsurun bir araya gelmiş olması gerekir. Aksi halde ortaya ”çoğunluğun sultası” gibi; demokrasiyle bağdaşması imkânsız bir garip yönetim çıkar. İşte şimdi olduğu gibi.

            Hem demokrasiyi kim kaybetti de, Türkiye buldu? Ülkemiz hiçbir zaman gerçek anlamda demokrasi ile yönetilmedi. Dört-beş yılda bir sandık başına gidip, parti genel başkanlarınca düzenlenmiş listelerdeki adaylar için oy kullanmak demokrasi mi? Hani bunun diğer ilkeleri.

            Hukukun üstünlüğünü, idarenin ve iktidarın hukukla bağlı olduğunu içine sindirmeden; Anayasal düzeni benimseyip onu koruyup, kollamadan demokratik yönetimden söz edilemez. Nasıl olsa çoğunluk bende düşüncesiyle iki de bir doğru veya yanlış; haklı veya haksız Anayasa maddeleri üzerinde çıkarına uygun değişiklikler yapmaya kalkışmak demokrasiyle asla bağdaşmaz.

            İktidar mevcut Anayasaya uygun surette ülkeyi yönetme yetkisini alarak iş yapmak için görevlendirilmiştir. Anayasanın beğenmediği maddelerini değiştirmek için değil. Hele hele yeni bir Anayasa hazırlamak çoğunluk partisinin ne görevidir, ne de yetkisindedir. Bunu ancak yetkili kılınmış “Kurucu Meclis” yapar.

            Demokrasiyi, istenen durakta inilecek tramvay sananlar bu zihniyet doğrultusunda inatla, kanırta kanırta devleti yönetmekte sakınca görmemişler ve sonunda olumsuz uygulamalarından ötürü partilerinin kapatılması için dava açılmasına sebebiyet vermişlerdir.

            AKP, kabahati ve kusurunu başkasında aramasın. Bu gün gelinen noktanın tek sorumlusu kendi partileridir.

            Çünkü, rüzgar eken, fırtına biçer.

            Bu kez, AKP mazlum ve mağdur rolünü oynamak olanağını da kaybetmiş durumdadır. Sükûnetle, sabırla ve aklıselim ile kapanma yaptırımını önleyebilmek için uygun savunmalar, gerekçeler düşünüp hazırlamak gerekirken; kapatma davasına karşılık verme telâşı içerisinde, hukukun uygun görmediği yollara başvurmak, bâdireden kurtuluşu sağlamak yerine, daha fazla zor durumlara düşülmesine yol açacaktır. Ve açmıştır da.

            Kesin bir zorluk olmadığı halde, sabahın çok erken saatlerinde kişilerin evlerini basıp gözaltına alınmaları, dehşet ve korku yaratmak; güyâ “ibret-i müessire” oluşturmak suretiyle gözdağı vermek değil de nedir? Ayrıca intikam duygusundan kaynaklanan zulümdür. Ve çok yanlış olmuştur.

            Ergenekon davası da, uygun olmayan bir zamanda ortaya atılmıştır.

            Bunlara ilâveten ve daha da vahim olanı, kapatma davasının önünü kesmek amacıyla Anayasada değişiklik yapmaya kalkışmak ve yeni bir mevzuat oluşturma hazırlıklarına girişmektir. Bu girişimlerin yararı yoktur. Ve tümüyle evrensel hukuk kurallarına aykırı, işe yaramayacak, iktidarın hukuk tanımazlığını bir kez daha ortaya koyacak gayretlerden ibarettir.

            “ Maç başladıktan sonra, kural değişmez” diyenler, nasıl olup da dava açıldıktan sonra hukuku değiştirmeye düşünebiliyorlar? Başlayacak maçta değişmeyecek kurallar, kapatma davasından sonra nasıl değişecek ve geçerli olacak. Bu tür çalışmaların iyi niyetle de ilgisi yoktur. Geçerli bir hakkın daha iyi niyete dayanmamasını yasa korumazken, temelinden hukuk dışı yeni mevzuat oluşturma çalışmalarının fayda sağlamayacağını, iktidar partisinin hukukçuları nasıl olup da kabullenebiliyorlar?

            Ülkenin, karanlık ve karamsarlık içerisine girmemesini sağlamak, halkını her yönden mutlu etmek iktidarların birinci görevi ve varlıklarının temel taşıdır. Her ne sebepten ve her kim tarafından ülkenin karanlık bulutlarla kaplanmasına sebebiyet verilmiş olursa olsun; bunu dağıtmak, memleketi yeniden aydınlığa kavuşturmak iktidarların en başta gelen borcu ve görevidir. Daha çok karanlık çökmesine vesile olmak değil.

            İşte ne oldu şimdi? Ülkede rahat ve huzur kalmadı; bireylerin ve kurumların hukuka inanmaları büyük ölçüde sarsıldı. İnsanlarımız âdetâ cepheleşti, Tanrı korusun kapışmak için sanki bahaneler aranır hâle geldi.

            Nasıl dağılacak bu yoğun ve korkulu karanlık?

            Millet size ülkeyi bu duruma getirin diye mi oy verdi?

            Akla, adalete ve bilimselliğe dayanmayan hiçbir yönetim başarılı olamaz. Seçimlerde yüzde yüz oy almış olsa bile. Başarısız iktidarlar ise geldikleri gibi giderler.

            Yarattığınız bu tehlikeli karanlıktan nasıl kurtulacak Türkiye’miz?

            Gerginlik siyaseti kime yarar sağladı ki, size de sağlasın? Kusuru muhalefette aramayın. Âdeta dikensiz gül bahçesi olarak teslim aldınız bu memleketi. Şimdi de eski hâline getirmek boynunuzun borcudur. Bu sonuç ise, ne kabadayılıkla, ne hiddetle, ne şiddetle ve ne de hukuku çiğnemekle sağlanır. Gerekli olan, aklıselim ve basirettir. Kurtuluşun tılsımı, ülkenin yüksek çıkarlarını, halkın mutluluğunu her şeyin önünde ve üstünde tutmaktır.

            Ne demişti şair Tevfik Fikret,

            “ EVET SABAH OLACAKTIR, SABAH OLUR, GECELER TULÛ-İ HAŞRE KADARSÜRMEZ; ÂKIBET BU SEMÂ BU MAVİ GÖK SİZE BİR GÜN ACIR; MELÛ OLMA”

            Üzülmeyin ve umutsuzluğa kapılmayın. Elbet sabah olacak; aydınlık geri gelecektir.

NOT: Tulû-i Haşr: Kıyametin doğması.

AĞIR VE KORKULU KARANLIK

 

            Ağır ve korkulu bir karanlık çöktü ülkemize.

            Nicedir, ufuklarda kara bulutlar toplanmakta ve giderek yoğunlaşan bulutlar hızla ülkemizin üstüne üstüne gelmekteydi.

            Nihayet geldi ve çöreklendi.